Üretkenlik Hormonu ve Eğitimin Ötesi
Alvin Toffler
Üretebilite: Tüketen-üreticilerin
üretkenliğe yaptıkları katkı.
Modern tarihteki tüketen-üretim
gücünün en sıra dışı örneklerinden biri, dünyanın her yerinde insanların
çalışma, düşünme, yaşama ve oynama şeklini değiştirdi. Ve neredeyse hiç kimse
bunu fark etmedi.
Zenginlik Devrimi kitabının ilk kısımlarında, tüketen-üreticilerin
parasız ekonomide zenginlik yaratarak para ekonomisine nasıl bedava yemek
sağladıkları anlatılmıştı. Ama tüketen-üreticiler bazen bundan daha fazlasını
yapıyorlar. Para ekonomisinin daha hızlı gelişebilmesi için büyüme hormonu
pompalıyorlar. Diğer bir deyişle, sadece üretime değil, üretkenliğe de katkıda
bulunuyorlar.
Artan üretkenliğin çoğu ekonomik
hastalık için en iyi ilaç olduğu düşüncesine katılmayacak ekonomistlerin sayısı
herhalde çok azdır. Ama yine, çok azı tüketen-üretimin üretkenlik üzerindeki
etkisini incelemiştir.
Aslında, neredeyse hiç kimse
bununla ilgilenmediği için, jargonu en geniş mesleklerde bile bu görüngü
(fenomen) için bir terim yok. Bir tane yaratmak için adına
"üretebilite" diyebiliriz; ödemesiz değer yaratmanın ve bunu para
ekonomisine kaydırmanın ötesine geçerek para ekonomisinin gelişimini de
hızlandırdıklarında, tüketen-üreticilerin sağladıkları fazladan itiş gücü.
Eğitimin Ötesinde
Çoğu iş lideri ve ekonomist, iş
gücünün eğitim seviyesini yükseltmenin muhtemelen üretkenliklerini de
artıracağı fikrine katılacaktır. Ama daha önce gördüğümüz gibi, ileri ekonomili
ülkelerde bile toplumsal eğitim diye kabul edilen "modern" kurum
aslında son derece etkisiz ve eski.
Dahası, çoğu sözde reformlar,
fabrikasyon tarzda kitlesel eğitimin tek yöntem olduğu gizli varsayımıyla
hareket ediyor. Çoğu hâlâ farkında olmadan okul/fabrika tarzını daha etkili
hale getirmeye çalışıyor; oysa artık fabrikasyon sonrası eğitim sisteminin
başlama zamanı geldi. Üstelik çoğu kimse, sadece öğretmenlerin eğitim
verebileceğine inanıyor.
Bütün bunlar arasında, yakın
tarihte eğitim alanında gerçekleşen en sıra dışı olaylardan biri neredeyse
görmezden geliniyor.
Bu gelişim, 1977 yılında hiç
beklenmedik bir şekilde başladı. O dönemde, bütün gezegende hiç kişisel
bilgisayar yoktu. Ama 2003 yılına gelindiğinde, sadece Birleşik Devletlerde 190
milyon kişisel bilgisayar kullanılıyordu. Bu çok şaşırtıcıydı. Ama daha
şaşırtıcı olan, 150 milyondan fazla Amerikalının bilgisayar kullanmayı
bilmesiydi. En şaşırtıcı yönü ise bunu nasıl öğrendikleriydi.
Altair 8800 ve Sol-20 serisi
bilgisayarlardan itibaren, PC'ler huysuz küçük aletler olmuşlardı; çoğu
fazlasıyla büyüktü ve kullanması herhangi bir ev aletinden çok daha karmaşıktı.
Düğmeleri ve disketleri, yazılımları (bu, çoğu Amerikalının o zamana dek
bilmediği bir kavramdı), kullanım kılavuzları ve tuhaf bir DOS komutları
sözlükleri vardı.
Peki, bu kadar çok insan --ülke
nüfusunun yarısı-- bu karmaşıklığın üstesinden nasıl gelebildi? Nasıl
öğrendiler?
Ne yapmadıklarım biliyoruz.
Özellikle ilk dönemlerde, büyük çoğunluğu bilgisayar okullarına gitmedi.
Aslında, asgari sayıda istisnalar dışında, bu konuda çok az resmi eğitim
almışlardı ya da hiç almamışlardı.
Öğrenimleri, PC satmaya başlayan
ilk perakende zincirlerinden biri olan Radio Shack'in mağazalarından birine
gitmekle başladı. O zamanlar Radio Shack mağazaları, bir sürü kablolar ve
elektronik aletlerle, yanakları sivilceli ergenlik çağındaki gençlerden oluşan
satış güçleriyle, küçücük dükkânlardı. Kısacası, tezgâhtarları bilimkurgu
okuyan tiplerdi.
Bir müşteri PC'lerin en ilkel
modellerinden biri olan bir TRS-80'e ilgi duyduğunda, bir satış görevlisi ona
aleti nasıl açacağını ve tuşlara nasıl basacağını gösteriyordu. Müşteri hemen
eve koşuyor, 599 dolar verdiği makineyi hevesle açıp fişe takıyordu. Sonra
kullanım kılavuzunu okumaya başlıyordu; çok geçmeden, bilgisayarıyla aslında
çok az şey yapabileceğini anlıyordu. Tahmin edileceği gibi, mağazaya geri
dönüyor ve satış görevlisine birkaç soru daha soruyordu. Ama kısa süre içinde,
satış görevlisinden daha fazlasına ihtiyacı olduğunu anlıyordu. Asıl ihtiyacı
olan, bir bilgisayar uzmanıydı. Peki, bilgisayar uzmanı kimdi?
Bunun arkasından, yardımcı
olabilecek biri umutsuzca aranmaya başlıyordu; bir komşu, arkadaş, meslektaş
vs. Bilgisayar kullanmak konusunda kendisinden biraz daha fazla şey bilen
herkes işe yarardı. Sonunda, bilgisayar uzmanının bilgisayarı kendisinden bir
hafta önce alan kişi olduğu anlaşılıyordu.
Sonra PC'ler hakkında bir bilgi
alışverişi başladı; Amerikan toplumunun her yerinde bu konuda bilgiler
dolaşıyor, aktarılıyor, paylaşılıyor, milyonlarca insanın katıldığı bir eğitim
deneyimi yaratılıyordu.
Bugün bazıları buna karşılıklı
öğrenim gözüyle bakabilir. Ama gerçekte, Napster tarzı müzik dosyası
paylaşımından çok daha karmaşıktı. Çünkü uzman ve öğrenci birbirlerinin dengi
değildi. Birinin bilgisi, diğerininkinden fazlaydı. Onları bir araya getiren
şey eşitlik değil, bilgi farkıydı. Ama işin daha ilginç yanı, zaman içinde
rollerin tersine dönebilmesiydi. Öğrenci usta oluyor, usta öğrenciliğe
kayıyordu.
O günlerden bu yana,
tüketen-üreticiler bilgisayarlar hakkında giderek daha bilgili oldular. Ünlü
Palo Alto Araştırma Merkezi'nden W. Keith Edwards ve Rebecca E. Grinter'ın
yazdığı gibi, bugün ortalama PC kullanıcısı "sadece yüksek rahiplik
günlerinden kalma bir merkezi işlem birimi kullanıcısına tanıdık gelecek işler
yapıyor: Donanımları güncelliyor ve geliştiriyor, yazılım kuruyor ve
kaldırıyor, vb."
Bu gelişimci öğrenim yöntemi ne
biri tarafından kontrol edildi ne de yönlendirildi. Kimse organize etmedi.
Neredeyse hiç kimse bu iş için para almazken, yoğun bir sosyal süreç oluştu ve
sonunda eğitimcilerin ve ekonomistlerin gözünden kaçan bir şekilde, Amerikan
para ekonomisi değişti, şirket organizasyonları yeniden yapılandı ve dilden
yaşam tarzına kadar her şey etkilendi. Ancak çok sonraları şirketler çok sayıda
kullanıcı eğitimine başladılar. Uzman tüketen-üreticiler, PC devriminin
vazgeçilmez ama fark edilmeyen parçasıydı.
Rajender'in Oyunu
Bu süreç, bugün İnternet
kullanıcıları ve uzmanları arasında paylaşılan bilgilerle hâlâ hızlanarak devam
ediyor. Bütün dünyada insanlar, birbirlerine tarihte gelmiş geçmiş en karmaşık
kişisel aleti kullanmayı öğretiyorlar. Üstelik genellikle yetişkinlere
öğretenler çocuklar oluyor!
Bir PC'ye klavye takın, hızlı bir
arabirimle İnternet'e bağlayın ve bir kenar mahallede duvarlardan birine gömün.
Ofisinizden olanları izleyebilmek için karşısına bir kamera yerleştirin ve
gözünüzü dört açın.
Yeni Delhi merkezli bir yazılım
üretimi ve bilgisayar okulu olan NIIT'ten Sugata Mitra tam olarak bunu yaptı.
Bilgisayarın yakınında bir kullanım kılavuzu ya da yardım alacak bir yetişkin
yoktu.
Yakındaki Sarvodaya Camp denen
mahallenin çocuklarının bilgisayarı keşfetmesi uzun sürmedi. Ama bilgisayarı
yerinden söküp evlerine götürmeye çalışmak yerine, Gudd, Satish, Rajender ve
diğerleri --çoğu altı ila on iki yaş arasında çocuklar-- bilgisayarla oynamaya
başladılar. Bir-iki gün içinde, birbirlerine dosya ve klasör sürüklemeyi,
bırakmayı, diğer işlemleri yapmayı ve İnternet'te dolaşmayı öğrenip
birbirlerine de öğrettiler. Yine sınıflar, sınavlar veya öğretmenler yoktu!
Üç ay içinde binden fazla dosya
yarattılar, Disney çizgi filmlerine ulaştılar, çevrimiçi (online) oyunlar
oynadılar, dijital resimler çizdiler ve kriket maçlarını seyrettiler. Başlangıçta
tek tek, sonra gruplar halinde öğrendiklerini paylaşarak, Mitra'nın adına
"temel bilgisayar okuryazarlığı" dediği şeyi geliştirdiler.
Mitra, çocukların merakını ve
öğrenme becerisini kullanmanın dijital parçalanmanın maliyetlerini belirgin
şekilde kısacağına inanıyor. Buna karşılık, milyonlarca kişiyi sefaletten
kurtarabilir; ayrıca, Hint ekonomisinin gelişim hızını ve potansiyelini
inanılmaz ölçüde artırabilir.
Eski formülleri ve tanımları
savunan bazı ekonomistler ve istatistikçiler, bu konuda baştan savmacı
davranabilirler. Ama PC becerilerinin bedava paylaşılmasının üretebiliteolduğu
gerçeğini ancak sapkın bir bağnazlık inkâr edebilir; yani para ekonomisinde
günlük operasyonlardaki üretimi artırabileceğini!
Elbette ki eğitim meslekten
fazlasını vermeli. Ama diğer birçok değişimin yanı sıra bir ekonominin beceri
temeli hem çıktısı hem de üretkenliği açısından genişleyebiliyorsa ve
öğretmenlere o becerileri öğretmeleri için para ödüyorsak, neden uzmanların
katkısını aynı derecede değerlendiremeyelim? Bir öğretmenin ve bir uzmanın
aktardığı beceriler aynıysa, neden birinin değeri diğerinden daha fazla olsun?
Daha da zorlarsak, ya bu becerileri
insan kendisi de öğrenebiliyorsa? Çoğu Web sayfası tasarımcıları, programcılar,
bilgisayar oyunu yazılımcıları ve diğerleri, becerilerinde kendileri ustalaşıp
bunu para ekonomisine aktarmadı mı?
Kendi başına öğrenim ve
usta-öğrenci ilişkisiyle öğrenim, resmi ve ödemeli kurslar yaygın şekilde
mevcut hale gelmeden önce, beceriler yeni teknolojilerle geliştirilirken,
özellikle etkiliydi. PC kullanıcıları bilgisayar almak için okulların açılmasını,
müfredat belirlenmesini, programların yeniden düzenlenmesini, öğretmenlerin
yetiştirilmesini ve bunun için bütçe ayrılmasını bekleseydi, bu teknolojinin iş
dünyasında ve ekonomide yarattığı değişim ve gelişim, önemli bir şekilde
gecikirdi. Dolayısıyla yaptıkları şey, gerçek anlamda üretebilite idi: Bilgiyi
gönüllü bir şekilde yayarak ve gecikmeye kısa devre yaptırarak, ödemeli
ekonomide teknolojik ilerlemeyi belirgin şekilde hızlandırdılar.
Bu insan-insana öğrenim dalgası,
zenginliğin derin esaslarından birçoğuyla ilişkilerimizi değiştirdi. İnsanların
zamanlarını harcama şeklini değiştirdi. İşin yapıldığı yerleri değiştirerek
alanla ilişkimizi etkiledi. Toplumda paylaşılan bilginin niteliğini ise
kökünden değiştirdi.
Tüketen-üreticiler sadece üretken
değildir. Aynı zamanda üretebiliteleri vardır. Yarının zenginlik
sisteminin gelişimini onlar belirliyorlar!
Kaynak: Toffler, Alvin.,
Toffler Heidi., "Zenginlik Devrimi", 1. Baskı, İstanbul 2006, 29. Bölüm, syf.
244-248
İlgili Benzer Yazılar:
Arama önerileri:
yeni ekonomi,
zenginlik devrimi,
bilgi devrimi,
bilgi teknolojileri,
üretebilite,
tüketen üretici,
modern eğitim,
öğretim,
para çevrimi,
Kaynak gösterecekler için referans:
"Üretkenlik Hormonu ve Eğitimin Ötesi",
Alvin Toffler,
http://www.KlavyeMonitor.com/Alvin-Toffler-Uretkenlik_Hormonu_ve_Egitimin_Otesi.html
, Temmuz 2007
|